22 Mayıs 2016 Pazar

Zeljko


1995 nisanıydı belki de mayıs. Komşumuz Emrah abilerde takılıyodum. Lakabı Lambada Emrah'dı. Pideci babasının arabada son ses Koama'dan Lambada'yı açarak mahallenin kızlarının aklını alma misyonunu üstlenmiş ve başarıyla bu görevi ifa eden bi abiydi. Milli servete katkısı sadece düzenli benzin alışverişi olan bi adam olsa da güzel abiydi.Bu ayrıntıya çok takılmadan mevzunun özüne dönecek olursak o akşam Emrah abim maç izliyor bende mal mal televizyona bakarak ona eşlik ediyordum.Emrah abi çok acaip basketbol hastasıydı ve o akşamda Euroleague finalinde Real'i izliyodu.Farkında olmadan Sabonis'i ilk izlediğim maçtı yada Arlauckas'ı.Ama o onlardan ziyade Obradovic'den bahsediyordu. ''Bu adam büyük adam alayının amına koyacak'' gibi o yaşlarda beni aşan cümlelerle bana basketbol sevgisi aşılamaya çalışsa da spor mevzusu ''Ali Şen başkan Fenerbahçe şampiyon'' sloganından ibaret olan benim için biraz anlaşılmaz mevzulardı. Maçı Real kazanmıştı ve bu Obradovic'in 4 yılda 3. avrupa şampiyonluğu oluyordu. Maç sonu taraftar refleksiyle ''abi bu adam bize gelmez mi'' desem de ''gelmez amk'' cevabı Obradovic defterini benim için açılmadan kapatmıştı...

Bi kaç yıl sonraydı.Şimdilerde tarihe karışmış Yeni Yüzyıl gazetesinin spor sayfasında en altta küçük puntolarla yazılmış bi haber vardı.''Fenerbahçe Obradovic ile görüsüyor''.Internet yok, haberlerde basketbolu umursayan yok. Haber almak anadolunun vasat bi ilçesinde neredeyse imkansız yani..Günlerce pedere Yeni Yüzyıl aldırdım.Babam sevinç ve şaşkınlıkla ''Lan olum bu ne okuma aşkı amk'' derken ben sayfalarda görüşmenin sonucunu okumaya çalışıyordum. Gazetede bir daha Obradovic yazmadı..O zamanlarda Emrah ''Haydi şimdi gel'' derken benim için Obradovic defteri 11 yıllık vasat hayatımda 2.kez açılmadan kapanıyordu...

Yıllarca takip ettim.Her gittiği takımı imkanım oldukça izledim.Onun benden haberi yoktu yada benim gibi platonik takılan onlarca kişiden.. O kupa aldıkça  ben takımım kazanmış gibi seviniyordum..Sonra İtalyan abim geldi. Ağzımıza oluk oluk sıçsa da hala manevi abimdir Pianigiani..Halil Üner, Murat Özgül görmüş adamım ben Zeljko zaten asla gelmez o şartlarda olabilecek en iyi adamdı o. Yaz boyu sezonu bekledik sezon başladığında da bi an önce sezonun bitmesini.. O facia Barcelona maçında bile bir ihtimal takım düzelmiştir umuduyla hatunun doğum gününde hasta ayağı yapıp evde kalan adamdım ben.İlk yarı bittiğinde benim gözler utançtan hatunun gözler ''ben ne yapacağım bu adamla bi ömür'' umutsuzluğuyla yaşlıydı..O uzaklarda kazandıkça benim içimdeki basketbol sevgisi her gün daha da çok kaybediyordu.

Farklı bir toplumuz biz.Çok çabuk yüceltip aynı hızda yerin dibine sokuyoruz.Spor, siyaset, özel hayat her alanda böyle.Her yeni çıkan adam kurtarıcı,her yeni oyuncu yıldız,her siyasetçi yeni Atatürk yada hayatımıza giren her kadın hayatımızın aşkı...Obradovic gibi saf başarılı ve istikrarlı bi adam belki de bu toprakların kimyasına uymayacağından gelmiyordu buralara. Zaman geçtikçe hayali bile kafamda yer etmiyordu artık. Sonra bir temmuz günü o geldi dediler.İnanması zor haber. Sonuçta 18 yıllık platonik aşk ortada ve sen Orhun Ene mi Mahmuti mi derken o çıkıp geliyor. İlk konuşmasını soluksuz dinliyorum.
''Ben buraya ikinci olmaya gelmedim'' gibi cümleler kuruyor. Orta direk aile çocuğuyuz biz.Baba anne bir sürü söz verir belki birini yapar.Yada bakarız der geçer ama baktığıyla kalır sende elde edemediğinle. Euroleague şampiyonluğu da benim için o hesap.Her gelen söz verir sezon ortası bakarız der sonra çıkıp gider ve yine beklersin yine umut edersin...

Maccabi 3. maçı nasıl izlediğimi hatırlamıyorum.Kazandığımızda ne hissettiğimi de.Düşündüğüm tek şey 18 yıl önce Real ile kupayı aldığında kameradaki adamla o an izlediğim adam aynıydı ve bu gelmesinin üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen hala rüya gibi geliyordu. Madrid'de salona girdiğim ilk anda gözlerimin dolmasının nedeni de buydu belki..Asla olamayacağını düşündüğün bir hayalin ortasındasın, oradaki şanslı birkaç bin adamdan birisin ve kenarda da o var...

Madrid'e yarı finalde yenildiğimizde önümde belki 50 yaşından büyük bi abi eşiyle hüngür hüngür ağlıyordu.Yanımdaki herkes sus pus oturmuş çaresizce sahayı seyrediyordu.O an ilk defa ihanete uğramış gibi hissediyorsun. Obradovic kaybedemezdi ama kaybetti.Kabullenmek kolay değil.Ve içinde asla ama asla o kupa olmayacak umutsuzluğu ve öfkesiyle dışarı atmak istiyorsun kendini. O an soyunma odasından çıkıp terli ve kıpkırmızı bir suratla tribünlere geldi ve önüne gelen her taraftara sarılmaya başladı. Söz veriyordu seneye tekrar çok daha güçlü geleceğiz diyordu. Tarifsiz bir güven duygusu ve gözyaşları o an.

Bu sene kaybettiğimiz finali belki hayatımın sonuna kadar unutamayacağım.O ribaund her aklıma geldiğimde içimden küfredeceğim. Ama o bizle olduğu sürece her sene daha da güçlenerek geleceğimizi bilmenin verdiği mutluluk yaşanılan acılardan çok daha büyük. Yaşattığın tüm mutluluklar için verebilecek hiç bir karşılığım yok.Ama çocukluk hayalimi gerçekleştirip yıllar geçse de hatırlayıp anlatabileceğim anılara sahip olmamı sağladığın için edebileceğim çok fazla teşekkür var.Obradovic'i abartmayın yada putlaştırmayın diyenler olur arada sırada. Onu her gördüğümde çocukluğu gözü önüne gelen adamım ben.Bana imkansız görünen hayalleri gururla cocuklarıma anlatabilme şansını veren adam o benim için.Sırf bunlar bile ona olan sevgi ve minnettarlığımı sınırsız yapmaya yeterli. .Eyvallah güzel hocam yaşattıkların ve yaşatacakların için...

6 Ocak 2016 Çarşamba

Luis

20.11.2014...Solunum cihazına bağlıydı ve son birkaç saati kalmıştı.doğup büyüdüğü ve hayatını adadığı şehirde son nefesini vermek üzereydi.Refakatçisi yoktu son 15 gündür .Karısından ayrılmıştı ve 2 kızı onunla konuşmuyordu.Takıma durumunun ağırlaştığını söylediklerinde hastaneye gelmişlerdi.Hastane koridorlarında 2 sene koçlugunu yaptığı Pedro Llompart ile koçluğu devrettiği Joaquin Ruiz hüngür hüngür ağlarken antremandayken haberi alan yakın dostu Joan Plaza'da telefon başında ağlıyordu.Yakışıklı ölüyordu...

Adım Jose ama bana yakışıklı derler.1961'de Zaragoza'da dogdum.Babam marangoz ustasıydı annemi hiç hatırlamıyorum ben 2 yaşındayken ölmüş.Fakir bir çocukluk geçirdim.Abim liseyi bırakıp babama işinde yardım ediyordu ve ben liseye başladığımda benden de bunu yapmamı isteyeceklerini biliyordum.Basketbolu seviyordum ama iyi bir oyuncu değildim.Hiç bir seçmede seçilmedim hiçbir takımda oynayamadım ama seviyordum bu sporu.Liseye geçtiğimde babam iş yerinde çalışmamı istedi bense okumak.Derslerim vasattı ve en kötüsü babam bunun farkındaydı.Lisede hiç takımda oynayamadım hayatımın özeti gibiydi kaybetmek.21 yaşına kadar işsizdim.Talih ilk defa 21 yaşında güldü bana bu yüzden uğurlu sayımdır 21.CB Zaragoza'da analiz şefi Santo Rodriguez'in yanında işe başladım.İlk başlarda ayak işlerini yapsamda her konusmamızda basketbol zekama daha cok inanıyordu.11 yıl onunla çalıştım artık kulupte tanınan biriydim ve beklediğim ödül bu 11 yıl sonunda geldi artık yardımçı koçtum.Sene sonunda ayaklarımın ustunde durmak için 2.lig ekibi Badajoz'a gittim ve takımı ACB'ye yukselttim daha sonrası U21 milli takımın yardımcı koçlugu.Fakir bir marangoz cocuguyken artık San Epifanio ile muhabbet edip zamanımızın yıldızları Navarro Gasol ve nicelerine basketbol öğretiyordum.Yıllar sonra Zaragoza'ya koç olarak döndüğümde salonlarda çok sey kazanıp ailemi feda etmiştim.Karım Lina ve 2 kızım yanımda yoktu artık.Bir Real maçı öncesi nefes darlığı yaşadım.Son zamanlarda cok sık oluyordu ama bu seferki farklıydı maçın son periyodunu nerdeyse hatırlamıyordum.Maç sonu doktora kötü hissettiğimi söylediğimde beni hastaneye götürdüler.Doktor akciğer kanserisin dediğinde başkan karşımda ağlıyordu...2.5 aydır hastanedeyim ve hergün dahada kötüleşiyorum.Zaman gecsin diye radyo dinliyorum bana ölümü yakınlastıran zaman.Radyoda hava soguk diyorlar kışın cok soguk olur burası Lina hiç sevmezdi Zaragoza'yı bense cok severdim belkide ilişkimizin ozeti bu şehirdi.

Sezen ''Kaybolan Yıllar''ı yazdığında 17 yaşındaydı.Basketbol için adanmış bir ömrün genç zamanları.Kaybolan yıllar ona bir kariyer sunsa da zirveye giden yolda önce ailesini sonra sağlığını alıyordu.Belki bizim ülkeye has yada her yerde böyle bilmiyorum başarıya endeksli bir sporda yıllar sonra adı unutulmaya yüz tutmaya mahkumdu.Bu sporun adaletsiz yanı buydu belki de.Yarın yeni bir gün olacaktı.Obradovic kupalar kazanacak Ivkovic yeni maçlara çıkacak Blatt NBA'de yeni bir kariyere başlayacaktı o ise ölüyordu..

Hastalandım artık ben yine yağmur yağıyor yine trafik olacak takım yine o salonda antrenman yapacak ama ben salondan çıkıp eve geç kalamayacağım kendime zaman ayıramıyorum diye sızlanamayacağım maçlardan sonra bara gidip çapkın bakışlara maruz kalamayacağım..basketbol güzel bir hayaldi ama sonunu getiremedik.Benim adım Jose Luis Abos namı-değer yakışıklı Jose.
Beni unutmayın...





Büyük Niko


Bahçede oturmuş sigarasını içerken bir yandanda karşısında oturan menajerini dinliyormus gibi yapiyordu.Dün hayatının belki de en kötü günüydü.Kariyerini adadığı kulupten kovulduğuna hala inanamıyordu.35 yaşındaydı ve önünde 2 secenek vardı.Ya basketbolu bırakacak yada karşısındaki paragöz herifi dinleyip Panathinaikos'a gidecekti.Niko o gün sıkıntılıydı.Sigarasını södürdükten sonra tüm kariyeri boyunca yanında olan menajerine döndü;Bill taraftar bigün beni beni affeder değilmi..

23 Temmuz 1957'de New Jersey'de doğdu.Babası 1930larda Amerika'ya giden bir Rodos göçmeniydi.Çocukluğu kendi deyimiyle sefalet içinde geçti.Amatör boksör bir baba ve bir markette çalışan anne..Annesini çok sevmezdi ama babasını yeteri kadar seviyordu.En azından iki abisinden çok sevdiği kesindi.Ablası Evra kadar değildi ama.Evra o gelmeden uyumazdı, o da bugun aynısını yapıp babasının gelmesini bekleyecekti.Hayali onun gibi iyi bir boksör olmaktı.Mahallede Büyük George derlerdi babasına ve ilerde ona da Büyük Niko denilmesini istiyordu.Herkesin korktuğu ve saygı duyduğu Büyük Niko..
''O gece babam eve döndüğnde yüzü neredeyse paramparçaydı ve burnu çok kanıyordu.Onu hiç bu kadar hırpalanmış göremiştim.Annemin onunla ilgilendikten sonra karşıma geçip ağlamasını unutamıyorum.Henüz 11 yaşındaydım ama hayatımın ilk ciddi kararını almıştım.Asla boksör olmayacaktım.''

1971 de Union Hill lisesine başladı.Fiziken çok yeterli olmasada eşsiz bir şut mekaniği ve saha görüşü vardı.4 yılın sonunda birçok kolejden teklif alsada (Duke ve Kansas dahil) Seton Hall Pirates de karar kıldı.NCAA'de ilk 3 senesinde yaklaşık %51 ile hucum edip 12.1 sayı ortalaması ile oynarken son senesinde %57 ile atıp 27.5 sayı ortalaması tutturup sayı krallığında Lawrence Butler ve Larry Bird'ün arkasından 3.sırada yer alıyordu.Tek hayali NBA'di ve artık bu hedefe çok yaklaşmıştı.1975 yazında hayatının en talihsiz anlaşmasına imza atarken Avrupa Basketbol'u tarihinin en büyük yıldızını kazanak üzere olduğunun farkında değildi.Niko o yaz Bill Mason ile menajerlik anlaşması imzaladı.Mason'in elinde birkaç basketbolcu olsada esas olarak Diana Ross ve Sean Connery gibi oyuncu ve şarkıcılarla çalısıyordu.NBA scout ekibi o yıllarda şimdiki gibi efektif çalışmadığından draft oncesi yapılan work-out'lar çok önemliydi ama Mason Niko için tek bir antreman bile ayarlayamamıştı.Drafttan 2 gün önce Boston ile antremana çıkan Larry Bird'un tavsiyesiyle Boston ile bir antreman yaptı ve o draftta 68.sıradan Boston tarafından seçildi.Drafttan sonra çıktığı ilk antremanda ayak bileğinden ciddi bir sakatlık geçirdi ve Boston onunla sözleşme yapmaktan vazgeçip Gerald Henderson ile imzaladı.Boston GM'İ Red Auerbach yıllar sonra Niko yerine yaptığı Henderson tercihi hakkında ''hayatımın en büyük hatasıydı''diyecekti.

Niko ortada kalmıştı ve önünde tek bir seçenek vardı Avrupa..Yıllar sonra verdiği bir röportajda ''O yıllarda bir Yunanistan Liginin olduğundan bile haberim yoktu ama tek seçeneğim Avrupa'ydı'' diyecekti.Bill'in masasında 3 teklif vardı.Oly Pana ve Aris.Maddi yönden en iyi teklif Aris'indi ve paragözlülüğüyle nam salmış olan Bill onu Aris'e gitme konusunda ikna etti.1979 yazı Yunan ve Avrupa Basketbolu için yeni bir sayfa açıyordu ve sayfanın başlığı Büyük Niko'ydu..

Aris'de 1992'ye kadar 13 sene geçirdi.Bu 13 yılın 11inde Yunan Lig'i sayı kralıydı..Son sene haric Her yıl ortalaması 30 sayının üzerindeydi. Giannakis-Slobodan Subotic ile kurduğu ortaklık Aris'e 8 lig 6 kupa 3 Final Four getiriyordu.1983 de North Carolina Universitesi ile Yunan Milli Takımının yaptığı hazırlık maçında Jordan ile girdiği düelloda 50 sayı buldu.O mactan sonra Bill karşısına 2 teklifle geliyordu.New jersey ve Boston onu istiyordu ancak NBA giderse bir daha milli takımda oynayamayacaktı.Niko sabaha kadar düşündü ve teklifi reddetti.Hayata tutunmasındaki en büyük neden olan NBA hayalini Yunan milli takımı için reddediyordu.

1987 Avrupa Basketbol Şampiyonasında Yunanistan favoriler arasında değildi.Drazen'in Yugoslavya'sı ve Marculionis-Volkov'un SSCB'si ağır favoriydi.Çeyrek finalde rakipleri İtalya'ydı.Niko'nun 38 sayısıyla yarı finalde Yugoslavya'nın rakibi olduklarında bir gazetecinin sorduğu ''hayatının en iyi anı şuan olabilir mi'' sorusuna ''yarın Drazenle karşılaşana kadar evet'' cevabını veriyordu.Yarı finalde Drazenle girdiği düelloda Drazen'in 35 sayısına 36 sayıyla cevap verip Yunanistan'ı finale çıkartıyordu.Final günü Panagiotis Kostas isimli bir taraftar soyunma odasında onunla görüşmek istediğini söyledi.Niko görüşmeyi kabul edip onu soyunma odasına aldığında Kostas ''ben bir makinistim ve ailemin son parasıyla 370 mili trenle senin için geldim.Sen bizi kazanabilecegimize inandirdın ve bu bile bizim için ulusal bir zaferdir''diyordu.Kostas gözyaşlarıyla çıktığı maçta 40 sayı atıp kupayı Yunanistan'a getiriyordu.O artık bir ulusun kahramanı ve Avrupa'nın en büyük basketbolcusuydu.Drazen'in abisi bile turnuva sonrası ''Drazen benim kardeşim ama Niko idolüm.O kesinlikle en iyisi''diyecekti.Yine Yunan Basketbolunun en saygı duyulan yazarlarından Gregory İonidias turnuva sonrasındakı yazısında '1987 yazından önce basketbol Yunan Halkı için bir spordu şuan ise bir tutku ve bunun mimarı Niko'dur''yazacaktı.

Geçirdiği efsane turnuva sonrası NBA takımları dahil kendisine bol sıfırlı kontrat sunan her takımı reddetti.Aris onun hayatıydı.1992'ye kadar 4 Yunanistan Ligi ve 2 Avrupa sayı krallığı daha kazandı.35 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala Avrupa'nın en iyi oyuncusu olduğu konusunda bir kişi hariç herkes hemfikirdi.Yeni başkan Papatrou yaşlandığnı gençlere destek vermediğini ve yaşlandıkça daha bencil oldugunu düşünsede taraftar tepkisinden korktuğundan Galis'in karşısında duramıyordu.1992 senesi onun için ve Aris için iyi geçmedi.Takım ligde 8.oldu ve Niko alışılanın aksine 17.8 sayı ortalaması ile oynadı.Gençlerle de anlaşamiyordu.Başkan aradığı fırsatı bulduğu ilk anı değerlendirdi.Sezon biter bitmez bileti kesilmişti.Nikos kırgındı ve Pana'nın yolunu tutuyordu.12 yıl sonra tekrar döneceği bu salonda forması emekli edilirken gözyaşları içinde özürleri kabul edecekti.Pana'da 3 yıl boyunca 3 Yunan ligi sayı krallığı 2 lig 2 kupa kazandı.37 yaşında son senesinde Avrupa sayı ve asist kralıydı. Panadaki 4.senesinde ligin henüz 3.maçında koç Kostas Politis ona ilk 5'te olmadığını soylediğinde sinirle salonu terketti ve bir dahada parkelere dönmedi.1991'de FIBA tarafından tarihin en iyi 50 oyuncusu listesine seçilen ve 2008'de Euroleague tarihinin en iyi 30 oyuncusu arasında gosterilen Nikos Galis'in efsanesi sona eriyordu.

Drazen Petrovic:Bana şeytanın oğlu deniliyorsa Galis şeytanın kendisidir..
Aryvdas Sabonis:Nikos'a karşı oynarken hep şunu düşünürdüm.Nikos sayı atmaya karar verdiyse o sayıyı atar ve asla engel olamazsın
Aleksandr Gomelsky: Galis 20.yy'ın en iyi oyuncusudur
Micheal Jordan: Avrupa'da onun kadar özel bir skorer olabileceğini hiç düşünmeiştim.Fantastik bir oyuncu

Kalashnikov


Litvanya gibi yolda yürürken çevirdiğiniz 3 adamdan 2'sinin şutör geri kalanlarında orta halli bir basketbol potansiyeli olduğu bir ülkede, kulüp tarihinde alt yapıdan dişe dokunabilecek özellikte sadece Zukauskas biraderlerin Eurelijus olanını çıkaran bir kulüpseniz bayağı bir şeyi yanlış yapıyorsunuz demektir. Litvanya Ligi'nin vasat takımlarından olan Neptunas bazı şeylerin yanlış gittiğini ancak 1994'de anlayabildi. Bir önceki sezon oynadıkları 22 maçın sadece 5'ini kazanabilen takımda koç Stasy Kaupys kulüpte para olmadığını ve diğer takımlar gibi altyapıya daha çok önem vermeleri gerektiğini söylüyordu. Arvydas'ın 1997'de kulübe katılması da bu vasıtayla gerçekleşti. Kleipada-Universty takımında altyapılarda harikalar yaratırken bir anda kendini Neptunas da buldu.O dönem için bu transferden cok da memnun olmadığını basketbolu bıraktıktan sonra şu cümlelerle ifade ediyordu; ''Litvanya'da her basketbolcunun hayali Rytas veya Zalgris'dir.Benim yeteneklerime o dönem sadece Neptunas'ın inanması büyük bir hayal kırıklığıydı..''

1997-1999 yılları arasında 3 sezon oynadığı Neptunas'da 14.7 sayı 4.4 asist ortalamaları yakalamıştı üstelik tüm bunları %53 hücum yüzdesiyle gerçekleştiriyordu!!.19 yaşında elde ettiği tüm bu görkemli istatistiklere rağmen belki de tüm kariyerinin özeti olacak şekilde Litvanya basketbolunda hep Saras ve Siskauskas'ın gölgesi altındaydı. 1999 da hayallerinin takımı Rytas'a giderken çok da mutlu değildi. O patron olmak istiyordu ama gittiği yerin patronu maalesef Siskauskas'dı. İçindeki bu liderlik hırsıyla giydiği Rytas formasıyla 4 yıda 143 maça çıkıp %58 ile 20.1 sayı ortalaması tuttururken onun adı artık Kalashnikov'du.2 002 ve 2003 de Litvanya Ligi MVP'si seçildikten sonra tüm Avrupa'da spotlar onun için yanıyordu...

2003 de İsveç'te yapılan Avrupa Şampiyonasında Finalde İspanya'yı 93-84 yenip altın madalyaya ulaşan Litvanya milli takımının en skorer ismi olmasına rağmen MVP yine Saras'dı. Yıllarca milli takımda ter döken bu iki ismin asla dillendirilmese de aralarındaki nefret tohumlarını ve rekabeti bir kat daha arttıran bir turnuva olmuştu ve bu savaşı kaybeden yine Arvydas'dı. Yine de bu turnuva Avrupa'nın kapılarını ona sonuna kadar açmıştı ve o yaz Tau Ceramica'ya transfer oldu. İlk yıl Copa Del Rey'i kazandırdı takımına. 2.yıl ise onun adına rüya gibiydi. Hem İspanya Liginde hem Euroleague'de finaldeydiler ve o artık kazanan tarafta olmak istiyordu. Ama yine istediği olmadı. İspanya Ligi'ni finalde Real'e, Euroleague'i ise Saras'ın harikalar yaratıp MVP seçildiği F4'de Maccabi'ye kaptırdılar. Harika kariyeri gölgede kalmaya devam ediyordu ve Arvydas kızgındı.

2005 yazında belki de hayatının en yanlış kararını verip NBA'e gitti. Hornets forması giydiği sezonun özeti 19 maç sadece 135 dakika attığı 44 sayıydı. İnanılmaz öfkeli ve hayal kırıklığı içerisindeydi. Sezon sonu Avrupa'ya dönmeye karar verdiğini şu agresif röportajla açıklıyordu: ''Bu yılı tamamen unutmak istiyorum. Malesef benim adıma herşey yanlış gitti. Çok kötü bir koçla ve berbat bir kulüple çalışmak zorunda kaldım. Gelecek sezon Hornets'e dönmeyeceğim çünkü NBA eğlenceli bir yer değil, kulüp ve takım arkadaşlarınızda size karşı asla dürüst davranmıyor''.

2006'da tekrar Avrupa'ya döndü.Olympiakos da Euroleague şampiyonluğu için adeta para sacan Angelopoulos biraderlerden 4 yıl için 9m euro'luk bi kontrat almıştı.Hala kanıtlayacağı şeyler olduğunu düşünüyordu ve ilk kez bir takımın esas oğlanıydı. Olympiakos formasını sadece 7 kez giymişken aşil tendonundan sakatlandı. Sezon onun için başlamadan sona eriyordu .Kariyerinin elinden kayıp gittiğini düşünüyordu. Ama içindeki kazanma hırsıyla ertesi sezon parkelere geri döndü.Euroleague de çeyrek finale kadar fırtınalar estirdi. 21.8 sayı ortalaması yakalamış ve %54 ile 3lük atıyordu.Çeyrek finalde rakipleri Messina'nın CSKA'sıydı. Ama onu esas ilgilendiren ne CSKA ne Messina'ydı onun rakibi Siskauskas'dı ve bu kez patronun kim oldugunu gösterecekti. Ne yazık ki kaybetmek bu adamın adeta kaderiydi ve sonuç yine değişmedi. Son zamanlarda Teodosic'in uzerine yapışan looser terimini belki de Avrupa'da en çok hak eden adam oydu.Ertesi sezonun hazırlık kampında bir kez daha aşil belası başına geldi ve kontratı feshedildi.Artık yolun sonuna gelmişti.Bu eşsiz yetenek henüz 30 yaşındayken kariyerini sonlandırmak zorunda kalıyordu...

Bu gözlerin izlediği Avrupa'nın en eşsiz şutörü ,sakatlıkların ve diğer esas oğlanların gölgesinde kalan bir kariyer KALASHNİKOV ARVYDAS MACIJAUSKAS..

1994 Finali ve Zeljko


NOT: Bu röportaj 1994 Euroleague Final maçı sonrası Tel Aviv'de Amerikalı gazeteci Ian Thomsen tarafından yapılmıştır

Kazanmak için yaratılmış gibi duruyordu.Çok az koç da bu doğal özellik vardır.Az önce 2. Avrupa şampiyonluğunu kazanmıştı ama basın toplantısında çok rahattı ve yapmacık tepkilerden uzaktı.Kalemini masaya koyup etrafa baktı o anki gururu gözlerinden okunabiliyordu.Karşımızda oturan Avrupa Basketbol sahalarının yeni hakimiydi.

-Koçluk yapmaya ne zaman karar verdiniz?
Yüzünde sevimli bir tebessüm oluştu.''Bu çok zor bir soru çünkü hatırlamıyorum.Oyuncuyken küçük yerel takımları ve kulubum Partizan'ın minik takımlarını çalıstırdım.Sanırım çok çok zaman önce alınmış bir karar bu.''

Yugoslav ekolü ve basketbolu Avrupa'yı domine ederken devam eden Bosna gerilimi ve savaşı nedeniyle suan hem milli takım hem kulup takımları düzeyinde cezalılar ve hiçbir turnuvaya katılamıyorlar.Ama o bu gece Joventut ile turnuvanın en büyük favorisi Olympiakos karşısında kazanarak Sırp ekolünün gücünü Avrupa'ya birkez daha gösterdi.34 yaşında ve 2.Avrupa şampiyonluğu.Son 9 şampiyon takımın 7'sinin başında bir Sırp vardı ve hepsinin ortak özelliği ''Profesör'' Alexander Nikolic'in öğrencileri olmaları.

-''Yugoslav takımlarını turnuvaya almamak büyük bir saçmalık.Biz basketbolcuyuz komando yada terörist değil.Bu yanlış kararın er yada geç değişeceğini umuyorum.Yugoslavya tarihi her türlü turnuvada olmayı hakedecek kadar güçlüdür.''

Obradovic 1990 Dünya Basketbol Şampiyonasında SSCB'yi yenip şampiyon olan Yugoslav Milli Takımıın oyun kurucusuydu.Drazen Divac Paspalj ve Divac gibi yıldızlara kaptanlık yaptı.Büyük bir skorer olmasada saha içinde çok büyük bir liderdi.O şampiyona sonrası kariyerini sekteye uğratacak bir trafik kazasına karıştı.Sırp gazetecilerin söylediğine göre sarhoş bir papaza çarpıp ölümüne neden olmuştu.2 aylık bir hapis süresinden sonra tekrar sahalara döndü.

-Neden ani bir kararla oyunculuğu bırakıp koçluk yapma kararı aldınız?
-1991 Avrupa Basketbol Şampiyonası için İvkovic tarafından kadroya çağırılmıştım.Pocek'de yaptığımız kamp sonrası 2 günlük izin için Belgrad'a döndük.O akşam Partizan Genel Menajeri Kicanovic ile yemekteydik.Bana Vujosevic ile devam etmeyeceklerini ve koç aradığından bahsetti.Bende bunu yapabileceğimi belirttim.Yemekten ayrıldığımda zamanın doğru olup olmadığı konusunda hala emin olmasam da istediğim tek şeyin koçluk olduğunu biliyordum.

2 hafta boyunca Nikolic ile fikir alışverişinde bulunmuş Zeljko ve yapabileceklerini düşünmüş.Bu süre zarfında Dusko Vujosevic ile de bir görüşmesi olmuş.Dusko ona asla Partizan'da çalışmak istemediğinden ve Kicanovic ie sorunlarından bahsetmiş.Şampiyonaya gidecekleri sabah tüm takım ve Ivkovic onu havaalanında beklerken o Partizan tesislerinde sözleşmeyi okuyormuş.Avrupa Basketbolunda yeni bir sayfayı açacak olan sözleşmeyi..

-34 yaşındasınız ve bu 2.Avrupa şampiyonluğunuz.Peki bundan sonra ne olacak?
-Hayatım boyunca yer aldığım her takımda rolüm ne olursa olsun sadece şampiyonluk hedefledim.Bu genç zamanlarımda Cacak takımında çaylakken de böyleydi Partizan'da bir yıldızken de yada şuanda.Hayatımı basketbola adadım diyecek kadar çılgın değilim ama sarfettiğim her saniye emin ol ki şampiyonluklar kazanmak için.Joventut'da harika bir yıl geçirdim.Seneye belki burda olurum belki başka bir takımda ama umarım nerede olursam olayım seninle yeniden bir şampiyonluk maçı sonrası konuşmuş oluruz.

Nikolic belki de basketbol hayatında ki en önemli insan.Partizan'da ki kariyerine başlamasında yada Joventut'a gelmesinde rolü büyük.Ondan bahsederken yüzünde her daim saygı emareleri var.

-''Nikolic ile devamlı iletişim halindeyim.O bizim basketbolumuzun efsanesi ve onunla bu kadar yakın olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.Bugün kupayı alırken yanımda olmasını isterdim ama sağlık problemleri nedeniyle gelemedi.Ama kalbinin benimle olduğuna eminim.

Dule



Tüm gün karısının soru soran bakışlarına maruz kalmasına rağmen evden çıkmamıştı.Salonda akşama kadar boş gözlerle televizyonun karşısında oturdu.Göz ucuyla Sırbistan'ın maçını takip etse de son birkaç gündür basketbol adına hiçbir şey duymak istemiyordu.Tüm hayatı boyunca gittikçe kapital düzenin hakim olduğu bu dünyada kendi doğrularıyla yaşamaya çalıştı. Partizan'a adadığı hayatının getirdiği sonuçların bu olmasını beklemiyordu belki de. Türkiye maçını izleyip izlememeyi düşünürken telefonu çaldı.Arayan Grobari'nin psikopat lideri Šule'ydi..

-Dule haberler kötü.Petar'ı getirip seni gönderiyorlar..

Dule cevap vermedi.Yüzünde acıyla karışık bir gülümseme ile telefonu kapattı.Petar'ı severdi.Kader birliği edip sorun yumağı Partizan'ı ayakta tutmaya çalışmışlardı.Ama Partizan'ı daha çok seviyordu.Pionir'a girdiğinde dakikalarca ayakta alkışlanmayı mağlubiyetten sonra bile adının haykırılmasını da aynı şekilde. Karısına biraz hava alacağını söyleyip çıktı evden. Skadarlija'ya gidiyordu...

Burası Belgrad'ta en sevdiği mekandı.En mutlu günlerini burada kutlamıştı ama bugün o günlerden biri değildi. Diabet hastalığından dolayı yasak olsa da bir bira söyleyip arka masalardan birine oturdu.Mekandaki herkes durumun farkındaydı ve ne yapacaklarını bilmez şekilde ona bakıyorlardı. Belgrad'ın bu tarafının halk kahramanı için yolun sonunun geldiğinin onlar da farkındaydı.

Kafasını dağıtmaya çalıştıkça düşüncelere daha çok batıyordu.Sahi nasıl gelmişlerdi bu duruma.Kulüp borç batagındaydı ve 5m euroluk borcu ödemeleri için gereken sponsorları bir türlü bulamıyorlardı. Danilovic'e bu konuda ne gerekiyosa yapmaya hazır olduğunu söylemişti.Hatta para almadan bile çalışırım demesine rağmen Danilovic yönetim kurulunu toplayıp onun hakkında karar vermeye çalıştı.Hayatı boyunca bu kulüpte sorgulanamayan adam olmaktan kovulmaya giden süreç canını yakıyordu.Yönetim onun pozisyonunu tartışırken Pionir'ın önüne gelen binlerce Grobari mensubunun saatlerce adını haykırması gururunu okşamıştı.Ama bu tepki bir yandan da kadim dostu Danilovic'in sonunu getirdi.Bir an onu aramayı düşünse de sonra vazgeçti, bugün yalnız kalmalıydı.

Aklına Pekovic geldi.O an gülümsedi.İlk antrenmana geldiğinde onun bir gerizekalı olduğunu düşünmüştü.Basketbol yetenekleri dışında sosyal olarak da onu geliştirmek için uğraşmıştı.Sonra ona verdiği kitabı hatırladı. Dostoyevski'nin Kumarbaz'ını içine 50 euro koyup vermişti ona.2 hafta sonra kitabı içine koyduğu parayla geri iade ettiğinde okumadığını anlayıp çok sinirlendiğini,ona ''büyük bir basketbolcu olsanda asla büyük bir karakterin olamayacak'' dediğini hatırladı.Sonra Pekovic'in parayı,Partizan'a tercih edip tüm ısrarlarına rağmen Panathinaikosa gitmesini düşündü.Bugün o Pekovic onu gönderip yerine Bozic'i getiriyordu.Hayat çok enteresandı ve Dule ikinci birasını söylerken buna lanet ediyordu.

Kendi hataları da vardı elbette.Ailesini hep geri planda bırakmıştı.Eşinin söylediği ''Dusko çocugunun kaç yaşında olduğunu bilmez ama Tepic'in günde kaç şut soktuğunu bilir''açıklaması geldi aklına ve ufak bir tebessüm oluştu yüzünde.Çocuklarının eğitiminden çok altyapı oyuncularının eğitimiyle ilgilenmişti.En büyük pişmanlıklarından biri buydu.Hayatı boyunca parasal düzeni inkar edip basketbol ilkeleriyle yaşayan bi adam olsa da 2010'da Vatutin'in önüne koyduğu bol sıfırlı kontratı kabul edip CSKA'ya gitmesi gibi.O cadı kazanına 4 ay dayanabilmişti.Ya da 1991'de yine ayak oyunlarıyla Zeljko Obradovic'in yerine getirilmesine sinirlenip bir gün sonra Kızılyıldız'a imza atması gibi.Oyunculara karşı da çok sertti. Her şeyi Partizan için yaptığını düşünse de Bogdanovic'in boğazını sıkmamalıydı belki.Yada Bertans'a kameralar önünde küfredip kulüpten kovmamalıydı. 2002'de Kızılyıldız ile oynadıkları bir maçta Kızılyıldız başkanının annesine küfür edildiği için maç esnasında Grobari taraftar grubunun üstüne yürüyen bir adamdan, ahlakı ve karakteri sorgulanan bir adama evrilmek canını acıtıyordu.Karadağlı olması nedeniyle ayrılış günlerinde vatanı ve sadakati sorgulanırken benim vatanım Partizan diyecek kadar sevmişti o bu kulubu.Oysa şimdi çoğunluk onun bu sevgisinin kulübe verdiği zarardan bahsediyordu.Mekandaki herkes onu izlerken o kendi iç hesaplaşmasını yapıyordu. Vujosevic'in bu gece canı çok yanıyordu...

Buraya ilk geldiğinde 28 yaşındaydı.Koçluk kariyerinde kazandığı ilk şampiyonluğu burada kutlamıştı.28 yaşında altyapıdan 3 oyuncu takviyesiyle Boza Maljkovic'in Split'ine ve Durovic'in Kızılyıldızına baş kaldırmasının sonuçlarıyla gururluyken buradaydı.Bir halk kahramanı gibi gelip tebrikleri kabul etmişti o gün.Şimdi ise herkesin acıma ve hüzün dolu bakışlarını üzerinde hissediyordu.Kafasını kaldırıp televizyona baktı.İspanya yenilmek üzereydi.Yıllar sonra ilk defa eve geç kalmaması gerektiğini düşünüp kalktı masasından.Temiz ve serin hava ciğerlerini doldurduğunda çocukluğunun geçtiği Titograd geldi aklına.İçindeki karamsarlıktan bir nebze olsun kurtuldu.Titograd'da henüz çocukken kurduğu hayallerine ulaşmış bir adamdı o ve sonucu ne olursa olsun bundan mutluydu.O an Grobari'nin efsane marşı ''da volim crno bele''yi mırıldanmaya başladı. Dule artık evine dönüyordu...